Yorumlarınızı ve paylaşmak istediğiniz gönülden yazılarınızı bekliyorum...
selam ve dua ile kalın...
Comments (140)
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
To add a comment, sign in with your Windows Live ID (if you use Hotmail, Messenger, or Xbox LIVE, you have a Windows Live ID). Sign in
Niceleri geldi , neler istediler, Sonunda dünyayı bırakıp gittiler: Sen hiç gitmeyecek gibisin , değil mi? O gidenler de hep senin gibiydiler
Ömer Hayyam
Bir gün bir derviş, Bir kucak dolusu elma ile bayırlar aşan bir genç kıza rastlamış…
Bozkırın sıcağında yorgunluktan al almış kızın yanakları..
“Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?” Diye sormuş derviş.
Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız: “Sevdiğim çalışıyor orada… Ona elma götürüyorum.”
“Kaç tane” diye soruvermiş derviş.
Kız şaşkın:
“İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” deyivermiş..
Ve usulca koparıvermiş derviş elindeki tespihin ipini!
Sultan Mahmut bir gün tüm vezirlerini toplayıp, bana bir yüzük yaptırın ve üzerine öyle birşey yazdırın ki ona her baktığımda, hüzünlüysem neşeleneyim, neşeliysem hüzünleneyim diye buyurmuş. Vezirler toplanmışlar dört bir yana haber salmışlar. Sonunda bir gün yüzükle sultanın karşısına çıkmışlar, yüzüğü vermişler. sultan mahmut tamam işte bu demiş. yüzüğün üzerinde " bu da geçer ya hu" yazıyormuş....
Kapattık bazı kapıları dostlar…
kör bir kilit vurduk üzerlerine..
Şimdi açılırlar mı yeniden, en tılsımlı sözleri söylesek?..
Yahut yeni kapılar açsak, kaybettiklerimizin peşine düşsek..
Ezanlar okunurken, eylül’ün getirdiği esinti ile serinliyor yüreğim! Nede çok özlemişim benim dışımda bir şeylerin solmasını. Bir şeylerin ben olmasını! Hüzün dokunmuşken takvimlere gönlüm rehâvet buluyor. Acıya susamışlığımı kana kana eylül’den gideriyorum.
Neyse…
Elimde dumanı tütmekte olan bir fincan çay, gözlerim doğmakta olan güneşin turuncusuna dalmış. “ Bazen göremezsin görmen gerekenleri!”. Hep turuncuyu hayat dolu olarak vasfederdim, meğerki hüznün en derin hali!
Biliyorum kalemim ‘o’nu yazmak istiyorsun. Aslında bende istiyorum ama ürküyor yüreğim isminden! Ruhum daralıyor içim içime sığmıyor, sanki tekrar gidiyor. Gidiyor! Gidiyor ama dönmüyor… Dönse diyorum gelse sadece bir şey söylese ve her zaman yaptığı gibi gitse… Çok mu şey istiyorum hayat senden? Biliyorum kalem! acı istiyorsun aşk eşliğinde olan bir acı! Bende istiyorum, aklımı, rüyâlarımı, hatta beni katledenin ismini sonsuzca zikretmek! Olmuyor işte, her aklıma düştüğünde çıkıyor ruhum bedenimden, diriliyorum! Yeniden aklıma düşüyor ve ben yine bedenimi terk ediyorum! ‘O’ olunca her bir zerrem, ruhumun iniltileri vakfediyor bu kenti! Ruhum bedenime dar geliyor! Acılarım sevr sessizliğini yudumluyor.
Uzun zaman oldu sen gideli…
Ben hep kal/dım. Bir an bile gitmedim, gidemedim senden. Bir an bile seni unutmuş olsam da aynalar bana inattı sanki her baktığımda kendime, bıraktığın iç acılarımın yansımasını görüyorum çehremde. Ne çok sen olmuşum! Ne çok benden olmuşum! Farkında bile değildim. Bıraktığın her acıyı şerbet tadında yudumluyorum. Şikâyet ediyorum çünkü “ Seni seninle yaşamak varken, seni sensiz yaşamak niye?” demeden edemiyorum. Bu şikâyetse evet şikâyetçiyim aşktan, sensizlikten, şikâyetçiyim sana çıkmayan yollardan, seni bana hatırlatmayan tüm acılardan! Ne çaresiz bir haldir bu yaşadığım bilir misin? Nereden bileceksin ki?
Âh minel aşk!
Yine gönlüm kıblesine döndü. Yıkın! Yakın! Ebrehenin ellerine geçirdiği gönül kâbemi! Ebabillerini sal ruhuma yarabbi! Katledilmiş katran karası bu aşk libasını çıkar at üstümden Allah’ım! Lime lime etsin ebabillerin ondan arta kalanlarımıda! Her yanım kanıyor, her yanım fethedilmeyen İstanbul! Nerede bu aşkın fatihi? Neredesin fatihim? Nerede?Gel tüm g/özyaşlarım fethini beklemekte! Feth edilmiş bir gönlün fethedeni nerede? Faili meçhul bir aşkın kurbanıyım. Son/baharını yaşıyorum aşkımın.
…Ve bu eylülde solan, dalından kopan bir yaprakta ben olacağım beklide!(?)…
Vurgun olduğum her şeyde ölümün esintisi var.Hem koşar hem ağlar ya
İnsan…
Bir kayıptır varlığım.
Bulunmamaya yeminli, aranmaya hevesli…ne aramaya ne de bulamamaya hazır yüregim! Geçmişe verebileceğin hiçbir şey yoktur ve gelecekten alabileceklerin sınırsızdır.
Ey yar suskunluğum içine işlesin nefesin en zor yerindde ruhu haliyetim canlansın tadına bak o anın her an çekttirmenin o eşssiz bir dilimini tad
ölümün soğuk yüzü derler hani ölümü tatmadım,samimiyetsiligin verdigi duyguyu damarlarıma kadar hisettim ölüme eş değermidir?
ıhlamurları kokusunu içime çekerken bi kezde senin için
çekiyorum niyemi hisset diye,bunu yazarken hissiz biri oldunu unutuveriyorum
yine o güzel nağme gelir düşlere…
Aşkın ilk basamağını dahi çıkamadık.tutkularda takılıp kaldık.
ve RABBİM utancımız kıyamda titriyoruz YA İLAHİ affet
EY yusu-f seni anlıyamadık senin hayana utancımızı katık edemedik geç oldu fakat göz yaşlarımızı hıçkırıklarımı katık ediyorum. vuslatını cennete bırakttın.
vazgeçttim YA RAB! cenettede istemiyorum. senin vuslatın YETER
RAHMAN sadece senin tecellini istiyoruz biliyorumki bırakmassın sen incitmessin vurmassın terketmssin
YA RABBİ utancım kıyamda nankörlüğümüz kıyamda tevebelerim kıyamda sevgim sadakatim kıyamda kabul et RABBİM!
ve her insan konuşttuğu dille düşünür gecenin lacivert karanlığı yürektte çıban gibi büyür kuraklığını yaşadığım umutlar
Zehir miydi beni böyle sarhoş eden. Deli olmak zehir içince mi başlardı. Zehir neydi? Bal mıydı zehri hükümsüz kılan. Aşk mıydı her şeyi tahtsız bırakan.
Bal tatlıydı madem neden zehri içmeden varamadım balın tadına. Bir derya ki ilahi aşkın deryası, zehir içenler balı istemez. Ballar balı o ki dermanı derte vermiştir Tadına aşk’ın(c.c) adı ile varmışsa insan iç zehri ne ola ki
En sonu ölüm ola. Oda sana vuslat ola. Vuslat ise bayram ola. Sevgiliye ki hakiki sevgiliye(c.c) varmak ola. Bir tebessüm kondur zehrin yanağına. Bir de binleri bula
Ey zehre tat veren Rabbim Sana gitmeyecek yol bal olsa ne olur. İçim Senle dolmadıktan sonra gitmek nereye olsa oda hükümsüz olur. Gitmek isterim gayrı, zehri içmek isterim gayrı. Yar(c.c) dediğime kavuşmak isterim gayrı. Ey gönlümüm nazik ve narin gülü baharım kışa dönmeden, kışım ayaza dönmeden, bakışım yere düşmeden gel. Gel ki Senden(c.c) gayrisi ile avunamadım.
Her şey acıymış meğer. Ve meğer zehir tatlıymış. Tat bir dilde miymiş ki? Tat önce gönüldeymiş. Dil ise varsın zehrin tadını alsın. Bal içeride.
Sen inmezsen mahzene bulamazsın elbet ne nerde. Bir yudum aşk, zehrin tadını alır ebediyetlerde yâre yaren yapar. Bir yudum aşk ile kimler kör oldu. Bir yudum aşk ile kimler Dünyadan geçer oldu. Bir yudum aşk ile söz değil öz vuslat ile doldu. Bir yudum aşk(c.c)ile bitsin, tükensin, yok olsun ama aşkım zehri içmek de olsa oda bana bal olsun.
BİR YUDUM AŞK(C.C) …
Hicanın hücresinde eli kelepçeli bir gedayım
ESSELAMUALEYKÜM VE RAHMETULLAHİ VE BEREKATÜHU HAYIRLI AKŞAMLAR
YANMAK VAKTİ (Gerçekten sarsıcı ve yakıcı bir hikâye...)
Hikmet belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helal olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi. Her gün binlerce ekmek çıkaran fırın oldukça büyüktü. Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hasıl olur, onu da genellikle Hikmet yapardı. Dini bir bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet temizlik yapmak için fabrikaya gitti. Dış kapıyı kilitledi. Işıkları yaktı, fırının kapağını açıp içeri girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra gidecek, sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup hazır hale getirene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı. Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkatıp sabaha temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtı. Hayret, içerideki lambalar açık unutulmuştu. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık unutulan fırın kapağını eliyle şöyle iteledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi ihmal etmedi. Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat, heyhat kapak üzerine kapatılmıştı. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05′i gösteriyordu. Yaklaşık 5 saat kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. Yanmak onun için bu dünyada başlayacaktı. Yavaş yavaş ısınacaktı fırın… Evvela terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık artacak, yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak…Vücudundaki yağlar erimeye başlıyacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belkide o kalpten gidecekti. Belkide çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti… Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi. Düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı. Kim bilir bütün vücudu nasıl sızlayacaktı?Vücudunda ağrıyı, sızıyı duyuran bütün sinirler feryadü figan edeceklerdi. Dayanılır mıydı, dayanabilir miydi buna? En uç noktadaki sinir hücresine varana kadar ulaşan o müthiş sızıya… Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı.. Yanığın ilk safhası bile değildi ama, hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Bir kaç gün önceydi. İşçilerle acıkmışlar küçük tüpün üzerinde yemek pişirmişlerdi.Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli… Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağının acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde saatlerce tutmuştu. Ya şimdi?.. Yanan iki parmak ucu değil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filmlerde gördüğü yanan adamlar canlandı. Hikmetin hali daha zordu.Bir anda yanmak değildi ki bu… Adım adım, hissede hissede… Terleye, çıldıra, dövüne dövüne… İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını yakmış mıydı yoksa?Bu hararet böyle sürekli neden artıyordu? Aman ALLAH’ım! Beklenen an ne çabuk gelmişti. Saatine baktı, saat gecenin 01.00′i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi…Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım…Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte.. Biraz sakinleşti. Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken?.. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu…Keşke dövmemiş olsaydı onu.. Bir gün evvel kazayla kırdığı camdan ötürü dövmüştü. Keşke, dövmeden evvel kırılsaydı elim, diye düşündü. Onlardan da mesul olduğu için onların da hesabını verecektı ALLAH’a…Keşke hanımın dediğini yapsaydı. _Birlikte namaza başlayalım, demişti de hanımı hayır, biraz daha yaşlanalım, diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti. Niçin sanki fırına gelirken içeriye girmemişti? Müezzin, gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş; ALLAH’ın büyüklüğünü, kurtuluşun onun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı…Belki RABB’i o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. “Ah kafam ah!” diye inledi.Halbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hali ne güzeldi. Kıldığı bir vakti muhakkak onun eda ettiği son vakit olacaktı ve RABB’inin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi. Ya oğlu… Yedi yaşına girmişti.. Bir baba olarak onun üstüne, başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar kalbine niçin dikkat etmemişti?Daha o yaşta, her tür pisliğin televizyon ekranlarından üzerine sıçramasına nasıl da razı olmuştu?Çocuğuna ALLAH’ını, Peygamberi’ni niçin sevdirmemişti. Aklı çocuğuna gitti…Gençliğine uğradı. Tek tek dolaştı eski günleri …O günlerden eline sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti. Evlendiği yıllar, annesini ve babasını üzdüğü günler… ah, bilse hiç yapar mıydı? Başkalarına söylediği rahatsız edici en küçük sözden bile rahatsızlık duydu. İnsan bütün yaptıklarının tekrar karşısına çıkacağını unutmasaydı hiç hata yapar mıydı? Hatasız olmasada hatasızlığa yakın olabilirdi. Aklına bir fikir geldi. Fırının içinde teyemmüm edip namaz kılsaydı. Toprak yoktu ki.. fakat olsun… Hiç kılmamaktan iyiydi. Belki bir ihtimal kabul edilirdi. Ellerini fırının içindeyere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa RABB’iyle konuşur hissetti. Alemlerin RABB’ine hamdetmeyi, ona dayanmayı , ondan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa iliklerine kadar duyarak . Yatsıdan sonra kaza namazları kıldı. RABB’inden gelmişti ve O’na dönüyordu. Ah dönüşün O’na olduğunu hiç unutmamış olsaydı. Yoruldukça oturup tövbe etti, estağfirullah çekti. Dinlenince tekrar namazına devam etti. Nasıl daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler bastı. Cengiz, eve gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15′di.acayip bir rüya görmüştü.Arkadaşı Hikmet, fırının içinde alev alev yanıyor, “Cengiz” diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle…Birden akşam aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağınu Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Evleri de fırına uzaktı. 3.45′de fırına geldi.Gece işçileri henüz fırına gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi. _Hikmet! Bir kaç defa bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, adının söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı. Yanlış duyuyor, hayal görüyor olmalıydı. Fakat, yine duydu.. Birisi “Hikmet” deyip duruyordu. Hem fırının ışığı da yanmıştı. Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz’i gördü. Fırından çıktı. Cengiz bir anda hortlak görmüşcesine irkildi. Korkuyla: _Kimsin sen? dedi. Hikmet’in Cengiz’e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı.Hikmet hala ağlıyordu _ Ne demek, dedi, sen kimsin? Hikmet’im işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı. _ Olamaz, diyordu Cengiz. Sen Hikmet değilsin. Hikmet, Cengiz’i anlayamıyordu. Nasıl böyle söyler, nasıl tanıyamazdı? Aklına geldi. Hemen aynaya doğru koştu. Baktı…Hayır, bu yüz bu saçlar kendisinin olamazdı. Ellerini kırışmış, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilseler, kim bilir bir gecede ne kadar insan ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kalakaldı………